6 dakika okuma

Motivasyonu Kayıp Dersler

Yayınlanma Tarihi:

Güncelleme Tarihi:

Çocuğunuzdan “matematiği sevmiyorum” gibi fizik, kimya, biyoloji, fen, tarih, İngilizce veya başka bir ders için sözler duydunuz mu?

Çocukların bir ders hakkında antipati kazanması İlkokul, Ortaokul veya Lisenin herhangi bir sınıfından kalmış olabilir. Aile ve öğretmenlerimizin, öğrenci ile örneğin matematik bağının nerede koptuğunu teşhis etmesi gerekiyor. Bu ipin bir yerde makas yemesi gibidir. Bunun için geriye dönüp öğrenci ile dersi geriden almak kullanıabilecek yollardan biridir. Ancak mutlaka en başa, ilkokulun en başına dönülmesi ve tekrar adeta özgüvenin tesis edilmesi gerekiyor. Çocuğunuzun YouTube videolarından İlkokul derslerini açıp izlemesini sağlayabilirsiniz. Basit gördüğü kısımları izlerken sıkılmadan, gözü korkmadan, bilmeme korkusu yaşamadan ilerleyecektir. Sınıfları geçtikçe bir yerde basit ama yeni öğrendiği şeyler farkedecektir, geçmişte anlamadığı, öğrenmediği konulara gelecektir ancak kendi başına orayı aşacaktır ve bu da onda matematiğe karşı bir öz güven yaratacaktır. Öğrencinin korkulu rüyası haline gelen matematik yıllar önce anlaşılmadan ve yeterince üzerinde durulmadan atlanan bazı konulardan dolayı aşılması zor bir sorun haline gelmiş olabilir.

Sadece matematik değil, Ortaokul ve Lise çağındaki her öğrencinin başına herhangi bir ders ile ilgili olarak bu durum yaşanmış olabilir. Veli ve öğretmenlerin öğrencinin nerede kaybettiğini tespit etmek için onu geriye götürmesi ve böyle bir programa tabii tutması gerekebilir.

Öğrenci geçmişten kalan ayak bağlarını bu şekilde yardım alarak veya almayarak çözdükten sonra örneğin Matematik Öğretmeni ile birlikte çalışmaya başlayabilir ve artık tek başına  ilerleyemeyeceği yere gelir. Orada öğrenci artık yeterince öz güven kazanmış ve arenaya çıkmak için kendini hazır hisseden bir yarışmacı gibidir. Kaybettiği moral ve motivasyon sağlanmış, tabular yıkılmıştır. Bu sağlanana kadar matematik, fizik, kimya, biyoloji, fen veya başka bir ders hakkında çeşitli şehir efsaneleri konuşulur. Matematiğin çok zor olduğu, mantık gerektirdiği, bazı şeylerin anlamsız olduğu, işe yaramayacak şeylerin öğretildiği, ezbere dayalı olduğu gibi teoriler öğrencilerin ve velilerin mazeret tutacı haline gelir. Oysa bunların gerçek ile bir ilgisi yoktur. Matematiğin mantık ile ilişkisi şiirin ve edebiyatın mantık ile ilişkisinden fazla değildir. Öyle ki matematik ve dil bilgisi birlikte beynimizin sol lobunda gelişir. Buna rağmen örneğin dil dersi çok iyi olan bir öğrenci matematik dersini çoktan korkulu tabu haline getirmiş olabilir. Oysa dil bilgisinde iyi olan biri için matematik daha ağır ve daha çok mantık gerektiren bir konu değildir.

Aynı şekilde bu derslerin hiç birinde gereksiz ezbere dayalı eğitim veriliyor diye öğrenciler sınavlarda kötü not almıyor. Bir konu anlaşıldıktan sonra gerisi hayatımızın akışına bağlıdır.

Örneğin on parmak yazı yazan bir katip harflerin yerini öğrenmekle uğraştırılmaz. Ona klavyeye bakmadan üst üste bir harfe devamlı basması istenir. Ama ona asla hangi harfin etrafında hangi harfler vardır diye sorulmaz. Çünkü kişi yazı yazarken harflerin yerini düşünemeyecek kadar hızlı bir prosedür uygular. Demek ki kursiyer klavye kullanımını öğrenirken bu yüzden bir A4 sayfası doldurana kadar örneğin “aaa” diye yazmıştır, ta ki parmağı ile a harfi arasında bir iletişim sağlanana kadar.

Bir öğrencinin tüm derslerle ilişkisi de buna benzerdir. Öğrenci tek başına bir matematik formülünü aklında tutmak yerine o formül ile karşılaştığında on parmak yazı yazan bir klavyeci nasıl harflerin yerini bilmeden, düşünmeden, aramadan refleks haliyle yazıyorsa aynı şekilde çözebilmelidir. Bunun için tıpkı klavye kursiyeri gibi çözümler yapmalıdır. Bu onda bir ezber yaratmayacak, ona bir yetenek kazandıracaktır. Beynimizin ilgili yerinde bir yetenek için yer ayrılabilmesi için istikrarlı bir uygulamaya tabii tutulmamız şarttır. Bizdeki tüm kültürel davranışlar da bu şekilde oturmuştur.

Matematik, kimya, fizik, biyoloji gibi dersler tıpkı dil gibi bir ihtiyaçtır. Eğer bir yazılımcı olacaksanız mutlaka bazı yazılım dilleri öğrenmeniz ve anadilinizde bir hikayeyi kağıda nasıl döküyorsanız aynı şekilde bir yazılım için ihtiyaç olan işlemlerin hikayesini, yani verilerin nereden nasıl geldiğini, nerede nasıl depolandığını, hangi işlemler ve izinlerden sonra verilerin hangi kısımlarının nasıl işleme alındığını yazmanız gerekiyor, üstelik bunu anadilinizle değil, yazılım dilinin kodları ile yazmanız gerekiyor. Peki biz İngilizce dilini öğrenirken “gereksiz ezber yapıyoruz” diye motivasyonumuzu kırıyor muyuz? Sonuçta bir insan hangi dilde konuşursa konuşsun günlük 200-300 kelime kullanır ama bu bizim anlamını bildiğimiz kelime sayısının o kadar olduğu anlamına gelmez. Bildiğimiz ve zamanı gelince refleksle kullanacağımız çok fazla kelime, deyim, atasözü, kavram ve teoriler var. Bir yazılımcı olacaksak karmaşık hesaplar yapan kodlar yazmamız gerekecektir. Yazılım diline istediğimiz kadar hakim olalım ama eğer matematiğe de hakim değilsek o yazılım dili ile o hesaplamayı nasıl yapacağımızı, hangi kodları ne şekilde bir arada kullanırsak o formülün gereğini yerine getireceğinizi ve bilgisayara o işlemi yaptırmayı başaracağımızı bilemeyiz.

Eğer hayatımızda bir şeyi bir yerden alıp bir yere bırakmak, alıp satmak, pazarlamak dışında hayallerimiz varsa, üretmek ve araştırma-geliştirme yapmak istiyorsak bu bilimlerden yararlanmasını bilmemiz gerekiyor.

Birkaç mühendis yan yana gelip etrafı on binlerce astroid taşıyla dolu bir gezegenin üzerine araç gönderirken ona elbette tek tek astroidleri atlatmayı öğretmeleri gerek. Bu fizik kurallarını bilmeden mümkün değil.

Aslında eğer güzel hayallerimiz varsa bu bilim dalları bizim oyun alanımızın araçlarıdır. Dört ve beş yaşlarına kadar oynadığımız legolarımızın yerini artık bu bilim dalları alıyor. Onları bir arada kullanarak eğlenceli bir hayatın parçası olabiliyoruz.